Arılar, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan, yine seni kimi-kimsesiz, evsiz barksız bırakırım

 

• Eğer sen bana aşıksan, ben seni perişan ederim. Beni iyi dinle! Şu fanî dünyada az ev yap, sonra onu yıkar, viran

ederim, beni iyi dinle!

• Arılar gibi, karıncalar gibi yüzlerce ev yapsan yine seni kimi-kimsesiz, evsiz barksız bırakırım, beni iyi dinle!

• Sen erkek, kadın bütün insanların sana hayran olmalarını, sana karşı duydukları sevgi ile mest olmalarını istiyorsun.

Fakat ben, seni mest etmeyi, seni şaşkın hale getirmeyi istiyorum.

• Mademki Halil’sin, ateşten hiç korkma, emin ol! îçin rahat etsin! Ben ateşi sana yüzlerce gül bahçesi yaparım, beni

iyi dinle!

• Sen, Kaf dağı olsan; seni hızlı hızlı dönen değirmen haline getirir, seni fırıl fırıl döndürürüm, beni iyi dinle!

• Sen belki de hünerde zamanın Eflatun’u, Lokman’ı olsan, seni bir bakışta hiçbir şey bilmez bir hale getiririm, beni iyi

dinle!

• İsmail gibi seni kurban etmek istemem. Boğazına bıçaklar sürmem. Ne el görünür, ne yara görünür, beni iyi dinle!

• Ben devlet kuşuyum. Senin başına gölge düşürmek lutfunda bulundum. Böylece seni eşsiz, üstün bir padişah

yapacağım, beni iyi dinle!

• Kendine gel de, az oku! Lüzumsuz kitaplarla kendini yorma! Sus, sabırlı ol! Ben seni kitap yapayım, ben seni

Kur’an’ın ta kendisi yapayım.

 

Divân-ı Kebîr Seçmeler, Şefik Can, Cilt 3, 1055.

HZ. MEVLÂNA’DA PEYGAMBER SEVGİSİ *

Emk. Alb. Şefik CAN

 

Bu konu insanın tuhafına gidebilir. Yalnız Mevlâna değil bütün veliler ve bütün Müminler elbette alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizi severler. Hatta sadece kendi Peygamberimizi değil bütün peygamberleri severler, onlara saygı gösterirler. Nitekim vaktiyle Viyana Muhasarasında Müslüman olan papaz Hz. İsa’ya küfrettiği için öldürüldü. Bizler Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyurulduğu üzere bazılarını üstün görmekle beraber, vazifeleri bakımından bütün peygamberleri birbirlerinden farklı görmeyiz. Görmeyiz ama, elbette kendi Peygamberimizi daha çok severiz. Hatta yalnız biz değil, çeşitli milletlerin yetiştirdiği hakikati seven bilginler, medeniyet ve uygarlık tarihinde iz bırakan büyük insanları sayarken, Hz. Muhammed’i ihmal etmezler.

 

Senelerce evvel İstanbul Üniversitesinde “Kölelik ve Köleliğin Tarihi” konusu üzerinde konferans vermek için davet edilen Cambridge Üniversitesi profesörlerinden biri aynen şöyle söylemişti: “Bütün dünyada kölelik resmen kaldırılıncaya kadar (1815’te Viyana Bildirisi ile) hiçbir filozof, hiçbir mütefekkir, hatta hiçbir peygamber Hz. Muhammed kadar kölelerin de insan olduğunu, onların da hür insanlar gibi yaşama hakkı bulunduğunu söylememiştir. Aristo’nun, Eflatun’un eserlerinde köleleri insan sayma fikri yoktur. Onların hür insanlara hizmet etmeleri için iri kemikli yaratıldıklarından bahsedilir.” Peygamber Efendimiz: “Kölelerinize de kendi yediklerinizden yediriniz. Onlar da insandır” buyurmuştur. Hz. Ömer’in deveye kölesiyle nöbetleşe binmesi bu konuya güzel bir örnektir. Köle azad etmek en büyük sevap sayılmıştır. Bugün bütün dünyada insan hakları en başta gelen bir problem sayılmaktadır. 15 asır önce Peygamber Efendimiz bu mesele ile meşgul olmuştur. Bu yüzdendir ki Müslüman olmadıkları halde hakkı, hakikati seven İngiliz mütefekkiri Carlyle, Alman şairi Goethe gibi büyük insanlar Hz. Muhammed’e gönül vermişlerdir. İnsan olarak Hz. Muhammed’e karşı duydukları hayranlığı eserlerinde belirtmişlerdir. Michael H. Hart’ın yazdığı ve Sabah gazetesinin bir iki sene önce yayınladığı “En Etkin 100” adlı kitapta insanlık tarihinin en etkili kişisi olarak en başta, l numarada Hz. İsa’ya yahut Karl Marx’a değil Hz. Muhammed’e yer vermiştir.

 

Başka milletlerin en büyük insan olarak hayran oldukları Hz. Muhammed’i bizler, O’nun getirdiği dine bağlı olduğumuz için daha çok severiz. Bu yüzdendir ki, asırlardan beri gelen İslâm şairlerinin Peygamber Efendimiz hakkında yazdıkları na’tler ciltler doldurur. Peygamber sevgisine dair Buharî-i Şerifteki bir hadiste “Her ümmet kendi peygamberini daha çok sever.” diye buyurulmaktadır.

 

 

Şu hâlde Hz. Mevlâna’da peygamber sevgisi ne demek?

Devamını Oku

HZ. MEVLÂNÂ’NIN DİLİNDEN ŞEMS-Î TEBRÎZ-Î VE AŞK

H. Nur Artıran 

 

Kur’ân-ı Kerîm’de “Ahsenü’l-kasas” olarak vasıflandırılan Hz.Yusûf ile Züleyha’nın aşkından sonra, insânlık âlemini en çok cezbeden öyle bir aşk var ki; o’da Hz.Şems-î Tebrîz-î ile Hz.Mevlânâ’nın bir birlerine duymuş oldukları ilâhi muhabbettir.

 

Bu öyle bir aşktır ki; hâlâ dalında açılmamış gonca kadar tâze, semâdan yer yüzüne düşen  Hây  sırrı gibi canlı ve berrak, aldığımız nefes kadar bize bizden daha yakın. Hz. Mevlânâ bu ilâhi aşk için bir gazelinde şöyle der:

 

Bu öyle bir nûrlu aşk ağacıdır ki; Gövdesi yoktur. Dalları ezelde, kökleri ebededir. Bu aşk ağacı ne arşa dayanır, nede yeryüzüne. (1)

Bu öyle bir aşktır ki, yer yüzüne böyle bir aşk hiç gelmedi. Bundan sonra bir daha da hiç gelmeyecektir. (2)

 

Yüz yıllardan beri bu ilâhi dostluk için, âlimi de, câhili de, irfân sahibi kâmili de, herkes kendi hilkâtine ve ilmine uygun olarak birçok şey söyledi, yazdı çizdi. Asırlardır doğru yanlış nice yorumlar yapıldı. Bunların tümünü gayet tabîî karşılamakla birlikte bendeniz ısrarla üzerinde durulan bazı konuları bi-zâtihi Hz. Mevlânâ’nın kendi beyitleri ve bakış açısıyla yüksek huzûrlarınızda bir kez daha dile getirmek istiyorum. Bilindiği üzere; kimilerine göre Hz. Şems-î Tebrîz-î ma’şûk, Hz. Mevlânâ’da âşık. Kimilerine göre ise; Hz. Şems-î Tebrîz-î şeyh, Hz. Mevlânâ’da mürîd. Hz. Mevlânâ’ya göre ise; gövdesi olmayan, dalları ezelde, kökleri ise ebede, bulunan bu ilâhi aşkta, bizlerin yüzeysel anlayışı ölçüsünde ne âşık vardır ne ma’şûk, ne şeyh vardır, ne mürîd. Bu aşk üzerine söylenmiş bazı sözler sûretâ kabul edilebilir olsa da, bâtınını ancak; Şems-î Tebrîz-î ile Hz. Mevlânâ’nın bâtnında yok olanlar, o aşk ateşiyle yanıp yakılıp kül olanlar bilir.

Devamını Oku

HZ. MEVLÂNÂ’YI ANLAMAK

H. NUR ARTIRAN

 

Hz.Mevlânâ ve benzeri büyük mütefekkir ve mutasavvıflar  mânâlarıyla dünyamızı aydınlatan  çok büyük mânevi güneşlerdir. Bizler ise onlardan yansıyan ışıklarla ortaya çıkan  küçücük zerrecikler gibiyiz. Elbette küçücük bir zerrenin, büyük bir ilâhi güneşi yeterince algılayıp, en doğru bir şekilde ifade etmesi de düşünülemez. O nedenle; bâzı Hakk âşıkları  tüm yaşamlarını  Hz.Mevlânâ’yı anlamaya, anladıklarını da halkın anlayışları ölçüsünde onlara anlatmaya çalışarak, ömürlerini bu yolda geçirmişlerdir. Böylesine çok değerli şahsiyetlerden biri de,  Hz.Mevlânâ ve eserleri üzerine yapmış olduğu çalışmaları, çok samimi aşk-u muhabbetiyle, yüz yılımızın yetiştirdiği âli şahsiyetlerden biri olan  Merhum Mesnevihan Sertarik Şefik Can Hocamızdır.

 

(1909-2005) Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan  bu güzide insan; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir” Şefik Can Hocamız; gönlündeki sonsuz ilâhi aşkı, doksan altı yıllık engin tecrübesiyle; Hz.Mevlânâ’nın eserlerinde gizli olduğunu söyleyerek, tüm insanlık âlemine eşsiz bir mânevi miras olan; O müstesna eserleri, daha dikkatli bir şekilde okumaya, okuduklarımızı anlamaya, anladıklarımızı da yaşama gayreti içinde olmaya bizleri davet etmiştir.

Bu sebeple ki; Hz.Mevlânâ’nın tüm evreni kaplayan ilâhi nûrunun ve en büyük özelliklerinden biri olan, hoş görü ve insan sevgisindeki hikmetin asıl kaynağını eserlerinde görmeye çalışarak; Divân-ı Kebir ve Mesneviden bazı beyitleri arz etmek isterim.

Cenâb-ı Allah; Hz.Muhammedi ve onun varisleri olan büyük velileri de bu âleme rahmet olarak gönderdi diye buyuran Hz.Mevlânâ; Kendisinin de çok büyük bir ilâhi rahmet oluşunun açık bir tecellisi olarak Divân-ı Kebir’de şöyle buyurmuştur:

 

Biz cümle dertlerin devası, çaresizlerin çaresiyiz. Savaşta Hz.Ali’nin Zülfikâr’ıyız. Biz Hz Ahmedin tevhid müjdesini vermedeyiz. Hz.İsâ gibi çocukken beşikte konuşmaya başlamışız. (1) 

 

Biz bu dünyada güneş gibiyiz. Herkese can vermeye, tüm insanlık âlemine yararlı, faydalı olmaya gelmişiz. 
Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olmaya, onların gamlarını, kederlerini paylaşmaya gelmişiz. 
Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayaklar  altında ezilenleri, gül bahçesine getirelim, onlara neşeler bahşedelim diye  bu dünyaya gelmişiz. 
Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz ummanlar gibiyiz madenler gibiyiz; biz bu  âlemde herkesin malıyız. (2) 

 

 

Arz edilen bu Divân-ı Kebir beyitlerden açıkça anlaşıldığı üzere Hz.Mevlânâ; Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz herkesin malıyız” diyerek, kendisinin belli bir millet, din ve mezhep ile asla sınırlanamayacağını çok açık bir şekilde ifade etmiştir.

Devamını Oku

Mevlânâ’nın Annesi Mümine Sultan

İslâmın büyük Peygamberi “Kadın, Allah yolunda erdir, ona kadın demek revâ değildir” buyurmuş. Bu sırlı buyruktan aldığımız neş’e ve Mevlâna’nın annesi olması sebebiyle bu seriye Mümine Sultan’ın özlü hayat hikâyesiyle başlıyoruz. Karaman’daki türbesine bütün gönlümüzle teveccüh ediyoruz.

Mümine Hatun, Belh Emîri Rükneddin’in asil, güzel ve nazlı kızıdır. Bunlardan daha mühimmi bir nur kaynağı olmasıdır. Mevlâna gibi Pîri, bir Allah sevgilisini can evinde besleyip geliştirecek imana ve şansa sahiptir. Seçilmiş, kutlu bir varlık olduğu için ulu bir zâta, Bahâeddin Veled’e (Sultânu’l-Ulemâ) zevce olmayı Allah kendisine nasip etmiştir. Evet, Mümine Sultanın ezel pazarında biçilen kısmeti böyledir. Belh’te evlenen bu iki bahtlının ilk çocukları Alâeddin’dir. Muhammed Celâleddin ikinci evlat olarak dünyayı şereflendirmiştir.

Âşıkların Mevlâna’sı, Mesnevî-i şerif’in bir beytinde: “Kadın Hak nurudur, sevgili değil, sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil” buyurur. Bu ilâhi kelâm, Allah’ın Hâlikiyet sıfatının kadında tecelli ettiğinin Pîr’in ağzından açıklanışıdır. Seçilmişlerden seçilmiş, nurlardan daha nur olan Mümine Sultan çevresini aydınlatırken, sevgili oğlu, müstesna insan Mevlâna’yı içindeki nur kaynaklarıyla beslemiş, büyütmüştür.

Sultânu’l-Ulemâ’ya kadın; gönüller sultanı Mevlâna’ya ana olan evliyalar güzeli Mümine Hatun, Lârende’de vefat etmiştir. Karamanlıların Ak Tekke dedikleri zâviyede medfundur. Birinci oğlu Alâeddin de aynı türbeye içindedir. İki ulu ere hizmet eden Mümine Hatun “Mâder-i Sultân” (Sultan’ın Annesi) diye ün salmıştır. Ne yazık ki hayatı hakkında çok az şey bilinir. Fakat veliyye bir kadın oluşunda hiç şüphe yoktur.

Ak Tekke, diğer adlarıyla Valide Sultan Camii veya Mader Sultan Türbesi imanlı orta Anadolu kadınlarının, evliyaya gönül verenlerin ve bilhassa Mevlâna âşıklarının ziyaretgâhıdır.

Valide Sultan Camii oldukça geniş bir avlu içindedir. Tam bir kavis gibi kemerlenmiş sade ve zarif kapısından içeri girilir. İleri doğru dikdörtgen şeklinde olan sol taraf, tahta parmaklıkla namaz kılınan  kısımdan ayrılmıştır; üstü sandukalarla örtülü kabirlerle kaplıdır. Mihrap hizasında camiin doğu güney tarafında küçük bir oda gibi etrafı çevrili olan ve böylece diğer yatırlardan ayrılmış bulunan sanduka Belh Emiri Rükneddin’in aziz kızı Mümine Sultandır. Bu ulu Hatunun kabrine yakın “Sır Ebesi” diye anılan fakat kime ebelik yaptığını bilemediğimiz bir kadın kabri daha vardır. Vaktiyle semâhâne olarak da kullanılan ve bugün namaz kılınan kısmı ayıran bölmeden geriye doğru, iki sıra hâlinde üstü sandukalarla örtülü başka kabirler mevcuttur. Bunlar Çelebilere aittir. Müezzin mahfilinin altındaki yatır ise Mevlâna hazretlerinin kardeşi Alâeddin’indir.

Mader Sultan huzurunda teveccüh edenlere kadınlık ve analık şefkatini esirgemez. Esrârlı sükûtuyla dertlere deva bağışlar, cömert gönlüyle feyzinden sebil sebil saçar. Rahmet timsali sandukasının etrafını bizraz mesafe ile çeviren bölmenin kapısında kıymetli ve muhterem insan, gerçek üstad Mithat Baharî Beytur’un, Hattat Halim Hocanın hattı ile, şu pek güzel ve özlü kıt’ası asılıdır (1):

 

Ey, pertev-i Hak, meşrık-ı cân şems-i tecelli

Sen Mithat’ini cevv-i tahayyürlere attın

Allah değilsin, fakat ey Mümine Sultan

Oğlun gibi bir nur-u ilâhiyi yarattın.

 

 

(1) Bu güzel levha, Mevlânâ hayranı, faziletli insan, muhterem Seniha Bedri Göknil Hanımefendi’nin Mâder Sultan Türbesine niyaz armağınıdır.

 

 

Kaynak: Ayten Lermioğlu, Hz. Mevlâna ve Yakınları, Redhouse Yayınevi, İstanbul, 1969.

 

Mevlânâ’nın Lakapları, Mahlasları

Adı, Muhammed lakabı, Celaleddin’dir. Bütün tarihçiler bu lakapla tanırlar. Celaleddin isminden başka Hudavendigâr lakabı ile de yâd edilir. Mesnevî şerhlerinin bazısında ondan, Mevlânâ Hudavendigâr diye bahsedilir. Nitekim Mevlânâ’ya ve babasına yarım asra yakın hizmette bulunan Sipehsalar’ın yazdığı hem üstadım, efendim, merhum Midhat-ı Baharî Hazretleri, hem Ahmed Avni merhum, hem de Tahsin Yazıcı tarafından Türkçeye tercüme edilen Menâkıb kitabında da Hudavendigâr tabiri sık sık geçmektedir. Mevlevî ve Mevlânâ tabirlerine gelince, bugün, umumiyetle Mevlevî kelimesi ile Hazreti Mevlânâ’ya gönül verenleri kasdediyoruz. Halbuki, eski devirlerde bu lakap, Sûfîler arasında, Hak âşıklarına, hakikat ehli olanlara, gönülleri uyanık kişilere tahsis edilmiştir. Bu yüzden bizim Mevlânâmızı da Mevlevî diye yâd edenler olmuştur. Ezcümle (835/1432) yılında vefat eden Tebrizli büyük Sûfî şair Kâsım-ı Envar hazretleri şu beytinde Mevlânâ’yı Mevlevî kelimesiyle yâd etmiştir: “Ey Kasım, eğer sen, mânâ canını aramak, bulmak istersen Mevlevî’nin mânâlar kaynağı olan Mesnevîsini oku.”

“Bizim efendimiz” mânâsına gelen Mevlânâ kelimesi, isminin başına getirilerek Mevlânâ Celaleddin diye yâd edildiği gibi, sadece Mevlânâ diye de çağrılmış ve çağrılmaktadır. Çoğu zaman bu lakap kullanılmaktadır. Esasen velilerden bahseden kitaplarda, halk sevdikleri velileri, hep bu adla zikretmişlerdir: Mevlânâ Halid, Mevlânâ Kasım, Mevlânâ Ahmed adları, menâkıb kitaplarında sık sık geçer. Hazreti Mevlânâ, hayatının çoğunu, o zamanlar Rum diyarı diye anılan Anadolu’da geçirdiği için Mevlânâ-yı Rûm yahut Mevlânâ Celaleddin-i Rumî yahut da sadece Rumî diye anılmaktadır. Hazreti Mevlânâ’nın şiirdeki mahlası Şems-ı Tebrizî’dir. Nâdiren hâmûş (hamûş) kelimesini de kullanır.

 

 

Kaynak: Şefik Can, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti Fikirleri, Ötüken Neşriyat, 1997, s. 31.

Mevlânâ’nın Ahlâk ve Meşrebi

Mevlânâ, büyük bir âlim, büyük bir velî olduğu hâlde çok alçak gönüllü idi. Herkese, büyük, küçük, yüksek mevkide bulunsun, halktan olsun, herkese tevazu ile muamele ederdi. Mevlânâ’nın hayatında kibir, gurur, kendini beğenmişlik asla görülmezdi. O genç, ihtiyar, îmanlı, îmansız arasında hiç bir fark gözetmezdi.

Derler ki: O zamanlar Bizans’ın başkenti olan Kostantıniyye (İstanbul)’den bilgin bir râhip, Mevlânâ’nın büyüklüğünü duymuş, Konya’ya kadar gelmişti. Konya’da bulunan Rum papazları, bu İstanbullu râhibi karşıladılar, ikramlarda bulundular. Misafir râhip, Mevlânâ’yı ziyaret etmek istedi. Tesadüfen yolda Mevlânâ ile karşılaştılar. Râhip hürmetle eğildi, başını yere koydu, otuz defa Mevlânâ’nın önünde başını yere koydu. Başını kaldırdığı vakit Mevlânâ’nın da onun karşısında yere kapandığını gördü; râhip şaşırdı kaldı. Derler ki; Mevlânâ otuz üç defa baş koydu. Râhip feryad ederek elbiselerini yırttı. Dedi ki: “Ey din sultanı, bu ne kadar tevazu, ne kadar gönül alçaklığı. Benim gibi bir zavallı râhibe bu saygı değer mi?” Mevlânâ: “O kimse ne mutludur ki, Allah onu, malla, güzellikle, şerefle ve itibarla üstün kıldı da o kimse malı ile cömertlik yaptı, güzelliği ile iffetini korudu, şeref ve itibar sahibi olduğu halde alçak gönüllü oldu” hadisini buyuran Hazreti Muhammed (s.a.s) efendimiz bizim sultanımızdır. Böyle bir peygamberin ümmetinden olduğum için Allah’ın kullarına nasıl alçak gönüllülük gostermeyeyim. Niçin kendi küçüklüğümü belirtmeyeyim, eğer bunu yapmazsam neye ve kime yararım?” dedi.

Bunun üzerine râhip derhal arkadaşları ile beraber îman getirerek Mevlânâ’ya mürid oldu ve üstünden papaz elbisesini çıkarıp attı, ferace giydi. Mevlânâ hazretleri, medresesine geldiği vakit Sultan Veled’e dedi ki: “Bahaeddin, bugün zavallı bir rahip, bizim tevazuumuzu, alçak gönüllülüğümüzü elimizden almaya çalıştı. Fakat Allah’a hamd olsun ki, onun lutfu ve peygamber efendimizin yardımıyla biz bu alçak gönüllülüğümüzü ona kaptırmadık.” Çünkü tevazu ve küçük görülme müminlere Hazreti Muhammed’den miras kalmıştır. Hazreti Mevlânâ tam Muhammedî yolda, Muhammedî ahlâkta olduğu için kendini her vesile ile küçük görmüş, gururdan ve kibirden kaçınmıştır. Şu rubailerini ibretle okumamız gerekir:

 

 

“Sarığıma, cübbeme, başıma, bu her üçüne birden paha biçtiler,

her üçünü birden değerlendirdiler de bunlara bir kuruştan daha az paha biçtiler.

Sen, dünyada benim adımı hiç mi duymadın?

Ben, bir hiçim, hiçim, hiçim.”

 

 

 

Kaynak: Şefik Can, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti Fikirleri, Ötüken Neşriyat, 1997, s. 100.

Hazreti Mevlânâ’nın Doğum Tarihi ve Yeri

 

Mevlânâ Celaleddin Muhammed (6 Rebiülevvel 609 / 30 Eylül 1207) senesinde Belh şehrinde dünyaya gelmiştir. Bu doğum tarihi üzerinde görüş ayrılıkları vardır. Menakıbu’l-Arifin sahibi Eflaki Dede merhum, yukarıdaki tarihi gösterirken Hazreti Mevlânâ’nın Fihi Mafih eserinde Semerkand’da idik, Harzemşah, Semerkand’ı kuşatmış, asker yığmış, savaşıyordu. Bir mahallede pek güzel bir kız vardı. O kız o kadar güzeldi ki, o şehirde ona benzer kız yoktu. O kızın:

“Allah’ım beni zalim düşmanların eline bırakma, bunu bana reva görme” diye yalvardığını duydum diye yazması bu tarihin yanlış olduğunu göstermektedir. Çünkü Semerkand şehri Mevlânâ’nın doğum tarihi olan 1207 tarihinde Harzemşah tarafından muhasara edilmişti. Bu muhasara vakası, kızın güzelliğini hatırlaması için Mevlânâ’nın o yıllarda en azından beş altı yaşında olması gerekir. Her halde bu sebepten olacak ki tarihci Will Durant Mevlânâ’nın doğum tarihini 1201 diye gösterirken, Maurice Barres de 1203 olarak kaydetmistir. Belh şehri bugün Afganistan’da bulunmaktadır. Belh şehri, o devirlerde, ilim merkezi olup henüz Moğol istilasına uğramamıştı. Camileri, medreseleri, sarayları ile etrafa ün salmıştı. İpek yolu üzerinde tüccarların da kaynaştığı, iktisaden gelişmiş bir başkent idi.

 

 

 

Kaynak: Şefik Can, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti Fikirleri, Ötüken Neşriyat, 1997, s. 31.