HZ. MEVLÂNA’DA PEYGAMBER SEVGİSİ *

Emk. Alb. Şefik CAN

 

Bu konu insanın tuhafına gidebilir. Yalnız Mevlâna değil bütün veliler ve bütün Müminler elbette alemlere rahmet olarak gönderilen Peygamber Efendimizi severler. Hatta sadece kendi Peygamberimizi değil bütün peygamberleri severler, onlara saygı gösterirler. Nitekim vaktiyle Viyana Muhasarasında Müslüman olan papaz Hz. İsa’ya küfrettiği için öldürüldü. Bizler Kur’ân-ı Kerim’de beyan buyurulduğu üzere bazılarını üstün görmekle beraber, vazifeleri bakımından bütün peygamberleri birbirlerinden farklı görmeyiz. Görmeyiz ama, elbette kendi Peygamberimizi daha çok severiz. Hatta yalnız biz değil, çeşitli milletlerin yetiştirdiği hakikati seven bilginler, medeniyet ve uygarlık tarihinde iz bırakan büyük insanları sayarken, Hz. Muhammed’i ihmal etmezler.

 

Senelerce evvel İstanbul Üniversitesinde “Kölelik ve Köleliğin Tarihi” konusu üzerinde konferans vermek için davet edilen Cambridge Üniversitesi profesörlerinden biri aynen şöyle söylemişti: “Bütün dünyada kölelik resmen kaldırılıncaya kadar (1815’te Viyana Bildirisi ile) hiçbir filozof, hiçbir mütefekkir, hatta hiçbir peygamber Hz. Muhammed kadar kölelerin de insan olduğunu, onların da hür insanlar gibi yaşama hakkı bulunduğunu söylememiştir. Aristo’nun, Eflatun’un eserlerinde köleleri insan sayma fikri yoktur. Onların hür insanlara hizmet etmeleri için iri kemikli yaratıldıklarından bahsedilir.” Peygamber Efendimiz: “Kölelerinize de kendi yediklerinizden yediriniz. Onlar da insandır” buyurmuştur. Hz. Ömer’in deveye kölesiyle nöbetleşe binmesi bu konuya güzel bir örnektir. Köle azad etmek en büyük sevap sayılmıştır. Bugün bütün dünyada insan hakları en başta gelen bir problem sayılmaktadır. 15 asır önce Peygamber Efendimiz bu mesele ile meşgul olmuştur. Bu yüzdendir ki Müslüman olmadıkları halde hakkı, hakikati seven İngiliz mütefekkiri Carlyle, Alman şairi Goethe gibi büyük insanlar Hz. Muhammed’e gönül vermişlerdir. İnsan olarak Hz. Muhammed’e karşı duydukları hayranlığı eserlerinde belirtmişlerdir. Michael H. Hart’ın yazdığı ve Sabah gazetesinin bir iki sene önce yayınladığı “En Etkin 100” adlı kitapta insanlık tarihinin en etkili kişisi olarak en başta, l numarada Hz. İsa’ya yahut Karl Marx’a değil Hz. Muhammed’e yer vermiştir.

 

Başka milletlerin en büyük insan olarak hayran oldukları Hz. Muhammed’i bizler, O’nun getirdiği dine bağlı olduğumuz için daha çok severiz. Bu yüzdendir ki, asırlardan beri gelen İslâm şairlerinin Peygamber Efendimiz hakkında yazdıkları na’tler ciltler doldurur. Peygamber sevgisine dair Buharî-i Şerifteki bir hadiste “Her ümmet kendi peygamberini daha çok sever.” diye buyurulmaktadır.

 

 

Şu hâlde Hz. Mevlâna’da peygamber sevgisi ne demek?

Devamını Oku

HZ. MEVLÂNÂ’NIN DİLİNDEN ŞEMS-Î TEBRÎZ-Î VE AŞK

H. Nur Artıran 

 

Kur’ân-ı Kerîm’de “Ahsenü’l-kasas” olarak vasıflandırılan Hz.Yusûf ile Züleyha’nın aşkından sonra, insânlık âlemini en çok cezbeden öyle bir aşk var ki; o’da Hz.Şems-î Tebrîz-î ile Hz.Mevlânâ’nın bir birlerine duymuş oldukları ilâhi muhabbettir.

 

Bu öyle bir aşktır ki; hâlâ dalında açılmamış gonca kadar tâze, semâdan yer yüzüne düşen  Hây  sırrı gibi canlı ve berrak, aldığımız nefes kadar bize bizden daha yakın. Hz. Mevlânâ bu ilâhi aşk için bir gazelinde şöyle der:

 

Bu öyle bir nûrlu aşk ağacıdır ki; Gövdesi yoktur. Dalları ezelde, kökleri ebededir. Bu aşk ağacı ne arşa dayanır, nede yeryüzüne. (1)

Bu öyle bir aşktır ki, yer yüzüne böyle bir aşk hiç gelmedi. Bundan sonra bir daha da hiç gelmeyecektir. (2)

 

Yüz yıllardan beri bu ilâhi dostluk için, âlimi de, câhili de, irfân sahibi kâmili de, herkes kendi hilkâtine ve ilmine uygun olarak birçok şey söyledi, yazdı çizdi. Asırlardır doğru yanlış nice yorumlar yapıldı. Bunların tümünü gayet tabîî karşılamakla birlikte bendeniz ısrarla üzerinde durulan bazı konuları bi-zâtihi Hz. Mevlânâ’nın kendi beyitleri ve bakış açısıyla yüksek huzûrlarınızda bir kez daha dile getirmek istiyorum. Bilindiği üzere; kimilerine göre Hz. Şems-î Tebrîz-î ma’şûk, Hz. Mevlânâ’da âşık. Kimilerine göre ise; Hz. Şems-î Tebrîz-î şeyh, Hz. Mevlânâ’da mürîd. Hz. Mevlânâ’ya göre ise; gövdesi olmayan, dalları ezelde, kökleri ise ebede, bulunan bu ilâhi aşkta, bizlerin yüzeysel anlayışı ölçüsünde ne âşık vardır ne ma’şûk, ne şeyh vardır, ne mürîd. Bu aşk üzerine söylenmiş bazı sözler sûretâ kabul edilebilir olsa da, bâtınını ancak; Şems-î Tebrîz-î ile Hz. Mevlânâ’nın bâtnında yok olanlar, o aşk ateşiyle yanıp yakılıp kül olanlar bilir.

Devamını Oku

HZ. MEVLÂNÂ’YI ANLAMAK

H. NUR ARTIRAN

 

Hz.Mevlânâ ve benzeri büyük mütefekkir ve mutasavvıflar  mânâlarıyla dünyamızı aydınlatan  çok büyük mânevi güneşlerdir. Bizler ise onlardan yansıyan ışıklarla ortaya çıkan  küçücük zerrecikler gibiyiz. Elbette küçücük bir zerrenin, büyük bir ilâhi güneşi yeterince algılayıp, en doğru bir şekilde ifade etmesi de düşünülemez. O nedenle; bâzı Hakk âşıkları  tüm yaşamlarını  Hz.Mevlânâ’yı anlamaya, anladıklarını da halkın anlayışları ölçüsünde onlara anlatmaya çalışarak, ömürlerini bu yolda geçirmişlerdir. Böylesine çok değerli şahsiyetlerden biri de,  Hz.Mevlânâ ve eserleri üzerine yapmış olduğu çalışmaları, çok samimi aşk-u muhabbetiyle, yüz yılımızın yetiştirdiği âli şahsiyetlerden biri olan  Merhum Mesnevihan Sertarik Şefik Can Hocamızdır.

 

(1909-2005) Doksan altı yıllık bereketli ve feyzli ömrünü, Hz.Mevlânâ ve Mesneviye adayan  bu güzide insan; Tüm yaşamı boyunca Hz.Mevlânâ’nın en doğru bir şekilde anlaşılması için gayret göstermiş; gönülden bir yakarışla her zaman şöyle demiştir: “Hz.Mevlânâ’yı sağdan soldan değil, bizatihi kendisinden öğrenin. O eserlerinde gizlidir” Şefik Can Hocamız; gönlündeki sonsuz ilâhi aşkı, doksan altı yıllık engin tecrübesiyle; Hz.Mevlânâ’nın eserlerinde gizli olduğunu söyleyerek, tüm insanlık âlemine eşsiz bir mânevi miras olan; O müstesna eserleri, daha dikkatli bir şekilde okumaya, okuduklarımızı anlamaya, anladıklarımızı da yaşama gayreti içinde olmaya bizleri davet etmiştir.

Bu sebeple ki; Hz.Mevlânâ’nın tüm evreni kaplayan ilâhi nûrunun ve en büyük özelliklerinden biri olan, hoş görü ve insan sevgisindeki hikmetin asıl kaynağını eserlerinde görmeye çalışarak; Divân-ı Kebir ve Mesneviden bazı beyitleri arz etmek isterim.

Cenâb-ı Allah; Hz.Muhammedi ve onun varisleri olan büyük velileri de bu âleme rahmet olarak gönderdi diye buyuran Hz.Mevlânâ; Kendisinin de çok büyük bir ilâhi rahmet oluşunun açık bir tecellisi olarak Divân-ı Kebir’de şöyle buyurmuştur:

 

Biz cümle dertlerin devası, çaresizlerin çaresiyiz. Savaşta Hz.Ali’nin Zülfikâr’ıyız. Biz Hz Ahmedin tevhid müjdesini vermedeyiz. Hz.İsâ gibi çocukken beşikte konuşmaya başlamışız. (1) 

 

Biz bu dünyada güneş gibiyiz. Herkese can vermeye, tüm insanlık âlemine yararlı, faydalı olmaya gelmişiz. 
Kalpleri kırılmış, gamlara düşmüş kişilere dost olmaya, onların gamlarını, kederlerini paylaşmaya gelmişiz. 
Hor görülenleri, toprağa düşenleri, ayaklar  altında ezilenleri, gül bahçesine getirelim, onlara neşeler bahşedelim diye  bu dünyaya gelmişiz. 
Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz ummanlar gibiyiz madenler gibiyiz; biz bu  âlemde herkesin malıyız. (2) 

 

 

Arz edilen bu Divân-ı Kebir beyitlerden açıkça anlaşıldığı üzere Hz.Mevlânâ; Biz altın gibi birkaç kimsenin öz malı değiliz. Biz herkesin malıyız” diyerek, kendisinin belli bir millet, din ve mezhep ile asla sınırlanamayacağını çok açık bir şekilde ifade etmiştir.

Devamını Oku

Mevlânâ’nın Annesi Mümine Sultan

İslâmın büyük Peygamberi “Kadın, Allah yolunda erdir, ona kadın demek revâ değildir” buyurmuş. Bu sırlı buyruktan aldığımız neş’e ve Mevlâna’nın annesi olması sebebiyle bu seriye Mümine Sultan’ın özlü hayat hikâyesiyle başlıyoruz. Karaman’daki türbesine bütün gönlümüzle teveccüh ediyoruz.

Mümine Hatun, Belh Emîri Rükneddin’in asil, güzel ve nazlı kızıdır. Bunlardan daha mühimmi bir nur kaynağı olmasıdır. Mevlâna gibi Pîri, bir Allah sevgilisini can evinde besleyip geliştirecek imana ve şansa sahiptir. Seçilmiş, kutlu bir varlık olduğu için ulu bir zâta, Bahâeddin Veled’e (Sultânu’l-Ulemâ) zevce olmayı Allah kendisine nasip etmiştir. Evet, Mümine Sultanın ezel pazarında biçilen kısmeti böyledir. Belh’te evlenen bu iki bahtlının ilk çocukları Alâeddin’dir. Muhammed Celâleddin ikinci evlat olarak dünyayı şereflendirmiştir.

Âşıkların Mevlâna’sı, Mesnevî-i şerif’in bir beytinde: “Kadın Hak nurudur, sevgili değil, sanki yaratıcıdır, yaratılmış değil” buyurur. Bu ilâhi kelâm, Allah’ın Hâlikiyet sıfatının kadında tecelli ettiğinin Pîr’in ağzından açıklanışıdır. Seçilmişlerden seçilmiş, nurlardan daha nur olan Mümine Sultan çevresini aydınlatırken, sevgili oğlu, müstesna insan Mevlâna’yı içindeki nur kaynaklarıyla beslemiş, büyütmüştür.

Sultânu’l-Ulemâ’ya kadın; gönüller sultanı Mevlâna’ya ana olan evliyalar güzeli Mümine Hatun, Lârende’de vefat etmiştir. Karamanlıların Ak Tekke dedikleri zâviyede medfundur. Birinci oğlu Alâeddin de aynı türbeye içindedir. İki ulu ere hizmet eden Mümine Hatun “Mâder-i Sultân” (Sultan’ın Annesi) diye ün salmıştır. Ne yazık ki hayatı hakkında çok az şey bilinir. Fakat veliyye bir kadın oluşunda hiç şüphe yoktur.

Ak Tekke, diğer adlarıyla Valide Sultan Camii veya Mader Sultan Türbesi imanlı orta Anadolu kadınlarının, evliyaya gönül verenlerin ve bilhassa Mevlâna âşıklarının ziyaretgâhıdır.

Valide Sultan Camii oldukça geniş bir avlu içindedir. Tam bir kavis gibi kemerlenmiş sade ve zarif kapısından içeri girilir. İleri doğru dikdörtgen şeklinde olan sol taraf, tahta parmaklıkla namaz kılınan  kısımdan ayrılmıştır; üstü sandukalarla örtülü kabirlerle kaplıdır. Mihrap hizasında camiin doğu güney tarafında küçük bir oda gibi etrafı çevrili olan ve böylece diğer yatırlardan ayrılmış bulunan sanduka Belh Emiri Rükneddin’in aziz kızı Mümine Sultandır. Bu ulu Hatunun kabrine yakın “Sır Ebesi” diye anılan fakat kime ebelik yaptığını bilemediğimiz bir kadın kabri daha vardır. Vaktiyle semâhâne olarak da kullanılan ve bugün namaz kılınan kısmı ayıran bölmeden geriye doğru, iki sıra hâlinde üstü sandukalarla örtülü başka kabirler mevcuttur. Bunlar Çelebilere aittir. Müezzin mahfilinin altındaki yatır ise Mevlâna hazretlerinin kardeşi Alâeddin’indir.

Mader Sultan huzurunda teveccüh edenlere kadınlık ve analık şefkatini esirgemez. Esrârlı sükûtuyla dertlere deva bağışlar, cömert gönlüyle feyzinden sebil sebil saçar. Rahmet timsali sandukasının etrafını bizraz mesafe ile çeviren bölmenin kapısında kıymetli ve muhterem insan, gerçek üstad Mithat Baharî Beytur’un, Hattat Halim Hocanın hattı ile, şu pek güzel ve özlü kıt’ası asılıdır (1):

 

Ey, pertev-i Hak, meşrık-ı cân şems-i tecelli

Sen Mithat’ini cevv-i tahayyürlere attın

Allah değilsin, fakat ey Mümine Sultan

Oğlun gibi bir nur-u ilâhiyi yarattın.

 

 

(1) Bu güzel levha, Mevlânâ hayranı, faziletli insan, muhterem Seniha Bedri Göknil Hanımefendi’nin Mâder Sultan Türbesine niyaz armağınıdır.

 

 

Kaynak: Ayten Lermioğlu, Hz. Mevlâna ve Yakınları, Redhouse Yayınevi, İstanbul, 1969.

 

Mevlânâ’nın Lakapları, Mahlasları

Adı, Muhammed lakabı, Celaleddin’dir. Bütün tarihçiler bu lakapla tanırlar. Celaleddin isminden başka Hudavendigâr lakabı ile de yâd edilir. Mesnevî şerhlerinin bazısında ondan, Mevlânâ Hudavendigâr diye bahsedilir. Nitekim Mevlânâ’ya ve babasına yarım asra yakın hizmette bulunan Sipehsalar’ın yazdığı hem üstadım, efendim, merhum Midhat-ı Baharî Hazretleri, hem Ahmed Avni merhum, hem de Tahsin Yazıcı tarafından Türkçeye tercüme edilen Menâkıb kitabında da Hudavendigâr tabiri sık sık geçmektedir. Mevlevî ve Mevlânâ tabirlerine gelince, bugün, umumiyetle Mevlevî kelimesi ile Hazreti Mevlânâ’ya gönül verenleri kasdediyoruz. Halbuki, eski devirlerde bu lakap, Sûfîler arasında, Hak âşıklarına, hakikat ehli olanlara, gönülleri uyanık kişilere tahsis edilmiştir. Bu yüzden bizim Mevlânâmızı da Mevlevî diye yâd edenler olmuştur. Ezcümle (835/1432) yılında vefat eden Tebrizli büyük Sûfî şair Kâsım-ı Envar hazretleri şu beytinde Mevlânâ’yı Mevlevî kelimesiyle yâd etmiştir: “Ey Kasım, eğer sen, mânâ canını aramak, bulmak istersen Mevlevî’nin mânâlar kaynağı olan Mesnevîsini oku.”

“Bizim efendimiz” mânâsına gelen Mevlânâ kelimesi, isminin başına getirilerek Mevlânâ Celaleddin diye yâd edildiği gibi, sadece Mevlânâ diye de çağrılmış ve çağrılmaktadır. Çoğu zaman bu lakap kullanılmaktadır. Esasen velilerden bahseden kitaplarda, halk sevdikleri velileri, hep bu adla zikretmişlerdir: Mevlânâ Halid, Mevlânâ Kasım, Mevlânâ Ahmed adları, menâkıb kitaplarında sık sık geçer. Hazreti Mevlânâ, hayatının çoğunu, o zamanlar Rum diyarı diye anılan Anadolu’da geçirdiği için Mevlânâ-yı Rûm yahut Mevlânâ Celaleddin-i Rumî yahut da sadece Rumî diye anılmaktadır. Hazreti Mevlânâ’nın şiirdeki mahlası Şems-ı Tebrizî’dir. Nâdiren hâmûş (hamûş) kelimesini de kullanır.

 

 

Kaynak: Şefik Can, Mevlânâ Hayatı Şahsiyeti Fikirleri, Ötüken Neşriyat, 1997, s. 31.

RAMAZAN GÜNLERİNDE SARKITILAN MERHAMET İPİNE SARIL DA, ŞU BEDEN KUYUSUNDAKİ HAPİSTEN KENDİNİ KURTAR !

H. Nur Artıran

 

 

 

Oruç nedir? Oruç göklerden gelen, gizli görünmez bir yemeğe ilâhi bir çağrıdır. Bu orucu zembil gibi eline al, Hakk yolunda dilen de, Hakk seni rızıklandırsın. Âb-ı hayat, gönülleri yanan bahtsızları mutlu eder. Bu oruç testiye benzer, sakın ha testiyi kırma!

 

 

On bir ayın sultanı, mübarek Ramazan ayını, sultanların baş tacı olan, Hazreti Mevlânâ’mız Divân-ı Kebirde bizlere böyle anlatmıştı. Acaba, bu rahmet, merhamet, mağfiret günlerini, Hz.Pir’imiz, nasıl geçirmişti? Neler yapmıştı? Nasıl yaşamıştı ki; yüz yıllardan beri, ilk günkü yeniliği ve güzelliği hiç bozulmadan, çatlayıp kırılmadan, ilâhi nuruyla bu günlere kadar erişen oruç testisiyle, ramazanı idrak edip oruçla şereflenen herkese sâkîlik yaparak âb-ı hayat sunmuştu?

 

 

Hz. Mevlânâ, Mesnevi şerifte; “Kur’an’ın mânâsını yalnız Kur’an’dan sor. Şehvetini hevâ ve hevesini ateşe atmış, yakmış kişiden öğren. Kur’an’ın mânâsını, Kur’an önünde kurban olmuş, benliğinden geçmiş, alçalmış, âdetâ rûhu ayn-ı Kur’an kesilmiş kişiden sor” diyerek varlığımızın en önemli unsuru olan mânevi yolculuğumuz boyunca attığımız her adımda nelere dikkat etmemiz gerektiğini, birkaç beyitle en güzel şekilde açıklayarak, bizlere yol göstermiştir. O nedenle; Kur’an ahlâkıyla ahlâklanarak, en ûlvî şekilde canlı bir Kur’an gibi yaşayan, hakikat orucunun, aslının, aslının aslı olan, Hz. Mevlânâ’nın mübarek vasıfları, ancak sahibi tarafından bilinecek ibadetleri ve orucu hakkında kalem oynatmak, bu konuda sözün özünü ve gerçeğini söylemek içinde, Hz, Mevlânâ’nın aşk umanında yok olmak, daha doğrusu O olmak gerekmektedir. Kırk yıl boyuca Hz. Mevlânâ ile yaşamak ve ona hizmet etmek  saadetine erişen Sipehsâlar; Hazreti Mevlânâ’nın mânevi şahsiyeti ve yaptığı ibadetlerini anlatmaktaki acziyetini, Hz.Pir’in hayatı ve ahlâkı hakkında yazılmış en eski, en güvenilir kaynaklardan biri olan, Risâle-i Sipehsâlar adlı eserinde; şöyle demektedir: “Yâ Hazreti Mevlânâ ! senin sözlerinin güzelliğini ve letafetini kıskandığı için insanlara ölümsüzlük bağışlayan “ab-ı hayat” çeşmesi, tamamıyla utanç içine gömüldü kaldı. Artık kimseye gözükmüyor. Ey mekârim-i  ahlâkı tamamlamak için dünyayı şereflendiren  sevgili  peygamberimizin bütün güzel huylarını kendinde toplayan Mevlânâ ! Ey Kur’an-ı Kerim’in âyetlerini en güzel, en doğru şekilde açıklayan, onu en kusursuz bir şekilde yaşayan, eşsiz varlık! Ben senin vasfında ne yazabilirim? Ne söyleyebilirim ? Çünkü söz biter, fakat söylenen söz, senin vasfını kavrayamaz. Çünkü vasıfların sonsuzdur. İyi huyların haddü  hesaba gelmeyecek kadar çoktur, söylenmekle bitmez. Ağzımı bin  kere misk ile, gül suyu ile yıkadım, temizledim, fakat hâlâ senin mübarek ismini ağzıma almaya kıyamadım. Hz. Mevlânâ’nın hudutsuz ve sonsuz olan yüksek vasıflarını ki bazısını kendi gözlerimle müşahade etmiş, bazısını da duyarak, inanarak vicdânen gönlümde bulmuşumdur. Gerek bu baş gözümle gördüklerimi, gerekse gönül gözüm ile idrak ettiklerimi ucu kesik kalem gibi noksan ve âciz olan dilimle nasıl açıklayabilirim? Çünkü her bilinen görülmez, her görülen söylenemez ve her söylenende yazılamaz. Bunun delili şudur ki: Cenâb-ı Hakk’ın velilerinin her biri, yaptıkları ibadetler, iyilikler, başlarına gelen belalara gösterdikleri sabır, çektikleri riyâzatlar, mücâhadeler, gayretler ve kendi gönül aynalarını, Hakk’tan başka her şeyden temizledikleri, hasedden, hiddetten, şehvetten tamamıyla kurtuldukları için Hak Te’âlâ’nın  sıfatlarıyla sıfatlanmışlardır.Bu zayıf kul, tam kırk sene Hazreti Mevlânâ’ya  hizmette bulundum. Hazreti Mevlânâ gençlik yıllarından vefat edinceye kadar tüm ibadetlerini hiç eksiltmeden devam ettiriyordu. Yatakta mübarek başlarını yastığa koyup da yanları üzerine yatarak rahat ettiğini hiç görmedim. Allah O hazretin riyâzat görmüş vücûdunu daima harekete getirdiği, ona güç kattığı bir gerçektir. Onun uykusuzluk ve kararsızlığı içinde yaptığı ibadetleri nasıl anlatılabilir ki ” Böyle bir şey  olabilirmi ?

Devamını Oku

Ben Bir Güzel Gördüm*

H. Nur Artıran 

 

 

Sevgili dostlar; 23.1.2005 Pazar günü saat 22.50’de koca bir deryanın coşkun dalgaları derin bir sessizliğe gömüldü. Tevâzu’un, hoş görünün, alçak gönüllülüğün, mütevâzılığın en büyük kalesi yıkıldı. İnsanı insan yapan değerleri gösteren çok kutlu bir ayna kırıldı. Doksan altı yıllık yaşamında aldığı her nefesi, Hakka, hakikat’a, Hz.Mevlânâ’ya ve bu yolda hizmete adayan, insana ve düşünceye saygının sembolü bir güzel insan, bu fâni âlemde hiç dinmeyecek bir aşk sadâsı bırakıp cân-ı cân olup gitti.

 

Bugün 30.1.2005, aradan çok uzun bir yedi gün gelip geçti. Şefik Can dedemizden yıllardır işittiğim, “Her şey fâni, her şey hayâl, bizler gölge varlıklarız” sözü son günlerde iliklerime kadar işledi. Şu an ise; Cenâb-ı Allah’ın keremiyle kendileriyle tanışma lütfuna eriştiğim, hayatımın en kutsal gölge varlığı olan Şefik Can dedemizin boş kalan yatağının yanı başında sevinçle hüznün birleştiği bir yerdeyim. Çok değil birkaç gün önce aynı saatlerde, bu odada çok büyük bir heyecan ve telaş vardı.

 

Sevgili dedemiz, 14.11.2004 günü Zürih’te mânevi evlatlarının evinde Ramazan Bayramı’nın birinci günü sabah saatlerinde, beyin damarındaki bir tıkanıklık yüzünden aniden rahatsızlandı. İsviçre’de yapılan ilk tıbbi müdahalelerden sonra Türkiye ve İsviçre’deki doktorların ortak kararıyla İstanbul Şaşkınbakkal’daki devlethanesine getirilerek, burada tedavisine devam edildi. Bugün ise 23.1.2005 Kurban Bayramı’nın dördüncü günüydü ve dedemizin durumu yine sabah saatlerinde beklenmedik bir şekilde ağırlaşmıştı. Akşam gün bitimine doğru, Doktor Faruk Öndağ ve Yoğun Bakım Hemşiresi Meltem Öndağ dedemizin başucunda büyük bir gayretle tıbbın elverdiği her şeyi yapmaya çalışıyordu. Gerekli olan müdahalelerin büyük bir dikkat ve hassasiyet içerisinde tamamlanması bizleri oldukça rahatlatmıştı.Yoğun bir telaş ve endişenin ardından lütfedilen bu mutlu anı belgelemek için kısa bir video çekimi yaptım. Bendenizdeki sükuneti fark eden, Doktor Faruk Bey; olayların bazen hiçte göründüğü gibi olmadığını, ümitsiz bir hastanın bir anda hayata geri dönebileceği gibi, geri geldiği zannedilen bir hastanın da aniden aramızdan ayrılabileceğini söyledi. Bendeniz bu zarif uyarıya rağmen dedemizin aramıza geri döndüğüne inanmak istiyordum. Çünkü o günü oldukça sıkıntılı geçirmişti. Hâlbuki şimdi son derece sakin ve huzurlu görünüyordu. Fakat çok kısa bir zaman sonra çok  gizli bir kuvvet, hepimizi yönlendirmeye başladı bile. Âni bir kararla dedemizin baş ucunda bulunan kasetçalara Kâni Karaca’nın seslendirdiği, “Nay-i Osman Dede’nin Uşşak Mevlevî” ayinini koydum.

Devamını Oku

KİTAP ve ŞİİR SEVDALISI BİR HAKK DOSTU ŞEFİK CAN

H. Nur Artıran 

 

 

Kitapların da insan gibi kaderi olur mu? Hz. Mevlânâ ağaçların bile kader gereği zaman zaman bir çok sıkıntılara düştüklerini soğuk kış günlerinin tabiat için en büyük imtihan olduğunu Mesnevî’sinde dile getirmiştir. Aşağıda bilgilerinize arz edilen makalede bile kitaplarında insan gibi ilahi takdire boyun eğdiklerini çok açık bir şekilde görmek mümkün.

 

 

Kitaplar ve Kaderleri:

 

Nev’î şahsına münhasır bir çok değerli meziyetleri olan Şefik Can dedemizin kitaplara ve şiire karşı göstermiş olduğu çok büyük bir ilgiyi ve bu konudaki hassasiyeti sanırım bir çok kişi tarafından yakinen bilinmektedir. Onun Hz. Mevlânâ’dan sonra gönlünde hissettiği ilâhi aşk niteliğinde ki bu bağımlılığın nereden geldiği ve bir asırlık ömrü içerisinde en zor şartlarda bile esirgeyip korumağa çalıştığı en kadim dostları olan kitapların, vuslatından sonra akıbetinin ne olduğu, kitap sever bir çok kişi tarafından merak konusu olmuştur. Şefik Can dedemizdeki kitap okuma, öğrenme ve öğretme tutkusunu anlayabilmek ve anlatabilmek oldukça zor olmakla birlikte, idrâkimiz ölçüsünde anladıklarımızı paylaşmak gerektiğine de inanıyoruz.

 

Şefik Can dedemiz doksan altı yıllık hayırlı ve bereketli bir ömür geçirmişti. Bizlerin ancak kitaplardan okuyup öğrenebileceği bir çok şeyi, yakından yaşamış, nice tarihi olaylara tanıklık etmişti. Çocukluğu Birinci Dünya Savaşının getirdiği şiddetli acı ve ıstıraplar içinde korku ve heyecanla bir şehirden diğer bir şehre kaçmakla geçmişti. Hatıralar gözlerinde canlandığı zaman, hüzün ve gözyaşıyla geçen günler o kadar yakın geliyordu ki; küçük bir çocukken görüp hissettiklerini, doksan yaşında bir kez daha yaşamaya gücü yetmiyordu. Ermenilerin bölgede yapmış oldukları katliamdan kaçmaya çalışırken, Erzurum’un karlı sokaklarındaki cesetler hâlâ gözlerinin önündeydi. Komşu teyzelerinin korku ve heyecandan bebelerini bile çalılıklara bırakıp kaçtıklarını babasından duyduğu zaman, öyle bir dehşete düşmüştü ki, yıllarca üzerinden etkisi silinmemişti. Çok küçük bir çocukken anacığının tabutu arkasında yüreği yanarak yürümüş, gözyaşları sel olup akıp gitmişti.

 

Bir asırlık ömrü içerisinde kim bilir daha ne dayanılmaz acılar, ıstıraplar, ayrılıklar görmüştü. Fakat şu bir gerçek ki; bunların hiç biri kendisine “Ahir ömrümde ki en büyük imtihanım” dediği, kitap okuyamama acısından daha ağır gelmemişti. Maddi, mânevi, eğitim ve öğretim aşkıyla, sürekli okuyup yazmakla tükettiği, doksan altı yıllık ömrünün son günlerinde okuyup yazacak kadar gözleri görmüyordu. O her şeyden çok sevdiği kitapları artık göremiyordu ama, yinede büyük bir merakla yeni çıkan eserleri yakından takip ediyordu. Kitabın çıktığı yayım evini, yazarını, içeriğini, inceden inceye dikkatle sorup araştırıyordu. Eğer okumayı arzu ettiği bir kitapsa okuyamayacağı için çok üzülüyor, ilgisini çeken o kitabı mutlaka almamı söyleyerek en azından dokunmak, içerisinden birkaç sayfada olsa dinlemek istiyordu.

Devamını Oku

MESNEVİHAN ŞEFİK CAN DEDE

H. Nur Artıran 

 

Günümüzde Mevlânâ ve Mesnevi denildiği zaman ilk akla gelen isimdir Şefik Can. Hazreti Mevlânâ’dan günümüze uzanan Mesnevihanlık zincirinin en son halkasıdır. Tüm yaşamı boyunca mütevazı hanesinin bir köşesinde, gösterişten uzak, sessiz, sakin bir şekilde yaşayarak, Mehmet Akif’in ” Sessiz yaşadım kim nereden bilecektir” mısraıyla kendini tanımlamıştır.

 

Bir asra yakın hiç durmadan, gürül gürül akan duru bir aşk çeşmesi, Hz. Mevlânâ semâsının parlak bir yıldızı, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çok değerli, seçkin bir kumandanı olan Şefik Can hocamızın annesi; Ardahan’ın Carısğev kasabasından Yusuf Ağanın kızı “Gülşen Hanımdır.” Devrinin son derece varlıklı, kültürlü, saygın bir insanı olan Yusuf Ağa’nın, Gülşen Hanımdan başka üç de oğlu vardır. Ahmet, Muhammed ve Mustafa, isimlerindeki, Şefik Can hocamızın dayıları olan bu gençler, halkın büyük bir bölümünün okuma yazma bile bilmediği 1800’lü yıllarda, Moskova Petersburg Üniversitesi’nde yüksek eğitim görmüştür. Halk tarafından çok sevilen, yardımseverliği, dürüstlüğü, faziletiyle tanının Yusuf Ağa, Birinci Dünya Savaşında, Rusların bölgeyi işgal etmesi üzerine, çok iyi derecede Rusça bilmesi ve halk üzerindeki saygın otoritesi nedeniyle, yaşadıkları Kasabaya Nahiye Müdürü olarak atanmıştır.

Devamını Oku

SERTÂRİK MESNEVÎHÂN ŞEFİK CAN DEDE’NİN MESNEVÎ ÜZERİNE ÇALIŞMALARI *

H. Nur ARTIRAN

 

Özet

 

Mutasavvıf, âlim, edip, bir babanın ilgi ve terbiyesiyle daha çok küçük yaşlarda Hz.Mevlânâ, Şeyh Sâdi ve Hâfız’ın beyitlerini ezberleyerek büyüyen Şefik Can, Mevlevîlik içerisinde çok önemli bir makam teşkil eden Mesnevîhânlığın, yüzyılımızdaki icâzetli en son temsilcisidir.

 

Tüm hayatını Hz.Mevlânâ ve eserlerine adayarak geçiren bu güzide insan ilk önemli mânevî eğitimini ve Mesnevîhânlık icâzetini Tahirü-l Mevlevî’den almıştır. Hayatının en kemal devresi olan altmış dokuzla doksan dört yaşları arasında tamamlamış olduğu Mesnevî ile ilgili tüm çalışmalarında çağımız insanının en kolay bir şekilde Mesnevî’den faydalanmasını amaçlamıştır.

 

Şimdiye kadar yapılan tüm Mesnevî şerh ve tercümelerinden oldukça farklı bir konuma sahip olan, Mesnevi tercümesinde; farklı sayfalar arasına dağılan hikâye ve konuları bir araya getirerek, beyitleri kendi içerisinde şerhli olarak tercüme etmiştir. Şefik Can’ın Mesnevî dışında Hz.Mevlânâ’nın Divân-ı Kebîr-i, Rubâîleri, Hayatı Şahsiyet Fikirleri ve Mitoloji üzerine de çeşitli eserleri yayımlanmıştır.

 

Biz bu tebliğimizde Sertârik Mesnevîhân Şefik Can Dedemizin Mesnevî üzerine yapmış olduğu çalışmaların hazırlanışı, amacı, üslubu ve Mesnevî’yi okumada okuyuculara sunmuş olduğu kolaylıklar üzerinde duracağız.

 

Anahtar Kelimeler:Mevlânâ, Mesnevî, Mesnevîhân, Şefik Can.

 

Devamını Oku